luzümsuz adamın aksi notları

Öykü

Written by:

Hava soğuk, yol uzun, cepler delikti. Fakat dostum Tuncay ile muhabbeti koyultmuş, varacağımız yere epey yaklaşmıştık. Artık soğuk işlemiyor, altımızdan kayıp giden yollar vız geliyordu. Kış aylarında kuzinede kestane pişirdiğimiz günleri hatırladım. Keskin kestane kokuları yayılan köy odalarındaki sohbetler gece yarılarına kadar devam ederdi. Bu sohbetler zihnimde muhabbetin tarifi olarak kalmış.

Mürekkep akıtan dolma kalemim yüzünden mor benekli zannedilen bir defterim vardı. İşte o gün, defterime aldığım notlardan bir iki tanesini Tuncay’a okuyordum. O da mühim bir devlet meselesi edasında dinleyip eleştiriyordu. Onun eleştirileri beni yıpratmaz aksine ziyade memnun ederdi. Okuyacaklarım bitmek üzereyken yolumuzun da neredeyse sonuna gelmiştik. Söyleyeceği son sözleri merakla bekliyordum; “Dostum, senin bu okuduklarının bir başlığı var mı?” diye sordu. Hayır dememe fırsat bırakmadan; “Öyleyse aksi notlar de. Nerede luzümsuz işler, nerede muzip şeyler varsa üşenmemiş, düşünmüş yazmışsın.” dedi ciddi bir tavırla. Beraber sahaflar kıraathanesine girdik.

Burası bir çay parasına kitap okuyabildiğimiz Ankara’nın nadir kıraathanelerdendi. Gözlüklerinin üstünden bakan, hafif göbekli bir garsonu vardı. Her gelene ne istersiniz diye sormadan çay getirirdi.

Bu sefer köşedeki kuzinin üstünde patlayan kestanelerden de ikram etti. Tuncay, kasada duran kıraathane sahibine, ismini ilk defa duyduğum bir tarih kitabını sordu. Ben de Sait Faik’in Luzümsuz Adam adlı kitabını aldım. Fakat bu sefer, kitapları bir kenara koyduk ve yolda epey koyulttuğumuz sohbete kaldığımız yerden devam ettik…

Çay tavşan kanı, kestane hep o özlediğim kestane gibiydi.

Comments are closed.